Fahrettin Paşa kaç gün çekirge yedi ?

Defne

New member
Fahrettin Paşa gerçekten 72 gün boyunca çekirge mi yedi?

Bu hikâyeyi ilk duyduğumda insanın aklına ister istemez tek bir soru geliyor: Bir insan, üstelik savaşın ortasında, açlıkla mücadele eden bir ordunun başındaki komutan, gerçekten günlerce çekirge yiyerek mi hayatta kaldı? Daha da önemlisi, bu hikâyeyi yalnızca “kahramanlık” başlığı altında anlatmak, o dönemde Medine'de yaşayan insanların yaşadığı açlığı, sınıfsal farklılıkları, yerel kültürleri ve savaşın toplumsal sonuçlarını görmezden gelmemize neden olur mu?

“Fahrettin Paşa 72 gün boyunca çekirge yedi” ifadesi özellikle popüler tarih anlatılarında sıkça karşımıza çıkıyor. Ancak güvenilir tarih kaynaklarına bakıldığında, Paşa'nın tam olarak 72 gün boyunca her gün çekirge yediğini kanıtlayan sağlam bir birincil kaynak bulunmuyor. Buna karşılık çekirgenin Medine kuşatması sırasında önemli bir gıda kaynağı hâline geldiği ve Fahrettin Paşa'nın askerlerine çekirge yemelerini teşvik eden emir verdiği belgelenmiş durumda. 7 Haziran 1918 tarihli günlük emirinde çekirgenin besin değeri, bölgede yaygın olarak tüketilmesi ve dinen yenmesinin caiz olduğu üzerinde özellikle duruyor. Daha da önemlisi, Paşa kendi anlatımında karargâh sofrasında çekirge yediğini açıkça ifade ediyor.

Dolayısıyla daha doğru ifade şu olur: Fahrettin Paşa ve Medine'deki askerler kuşatma sırasında çekirge tükettiler; fakat “tam 72 gün boyunca çekirge yedi” iddiası kesinleşmiş tarihsel bir bilgi olarak sunulmamalıdır. 72 sayısı muhtemelen Mondros Mütarekesi'nden sonra Medine'nin yaklaşık 72 gün daha teslim edilmemesiyle çekirge hikâyesinin birbirine karıştırılmasından güç kazanmıştır.

Çekirge hikâyesinin arkasındaki asıl mesele açlık

Medine Müdafaası'nı anlamak için önce kuşatmanın sosyal koşullarına bakmak gerekiyor. Fahrettin Paşa 31 Mayıs 1916'da Medine'ye ulaştı. Haziran 1916'da Şerif Hüseyin'in isyanıyla birlikte bölgedeki demiryolu ve telgraf hatları hedef alınmaya başladı. Zaman içinde Medine'nin dış dünyayla bağlantısı ciddi biçimde koptu. Kuşatma yaklaşık iki yıl yedi ay sürdü ve şehirdeki askerler kadar siviller de kıtlık, hastalık ve ekonomik daralmadan etkilendi. 1914-1918 Online'ın Medine kuşatması üzerine çalışması, yaklaşık 75.000 kişilik sivil nüfusun bulunduğu şehirde kuşatmanın özellikle kıtlık, çekirge istilası ve hastalıkla ağırlaştığını belirtiyor.

Burada önemli bir ayrım var: Savaşın hikâyesini yalnızca komutanın ve askerin üzerinden okumak, toplumun geri kalanını görünmez hâle getirebilir.

Bir askerin açlığı ile çocuğunun açlığı aynı şey değildir. Bir subayın yiyeceğe erişimiyle sıradan bir şehir sakininin yiyeceğe erişimi aynı olmayabilir. Ordunun lojistik ihtiyaçları ile sivil halkın günlük ihtiyaçları arasında da doğal olarak bir rekabet oluşabilir.

Savaş koşullarında kaynaklar azaldığında sınıf farkları daha görünür hâle gelir. Parası, bağlantısı veya askerî kurumlara yakınlığı bulunan insanların kıt kaynaklara ulaşma ihtimaliyle yoksulların ihtimali aynı değildir. Bu nedenle çekirgeyi yalnızca “kahraman askerin fedakârlığı” şeklinde okumak yerine, kıtlığın toplum içinde nasıl dağıldığını da sormak gerekir.

Çekirge neden aşağılanacak bir yiyecek değildi?

Bugünün şehirli insanı için çekirge yemek oldukça sıra dışı görünebilir. Fakat bu tepkiyi geçmiş toplumlara doğrudan taşımamak gerekiyor.

Arap Yarımadası'nın bazı bölgelerinde çekirge tarih boyunca bilinen ve tüketilen bir gıdaydı. Fahrettin Paşa'nın 1918 tarihli emrinde de Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika'daki Arap topluluklarının çekirge tükettiğini belirttiği görülüyor. Ayrıca çekirgenin çeşitli şekillerde hazırlanabileceğinden söz ediliyor. Kurutma, kavurma, haşlama ve öğütüp saklama gibi yöntemler anlatılıyor.

Bu nokta, toplumsal normlar açısından oldukça ilginç.

Bir toplumun “normal yemek” kabul ettiği şey başka bir toplumda garip veya itici bulunabilir. Dolayısıyla çekirge meselesi aynı zamanda kültürel önyargılarla da ilgilidir.

Fahrettin Paşa'nın askerlerine çekirge yedirmeye çalışırken yaptığı şeylerden biri, yerel kültürde zaten bulunan bir gıdayı askerlerin gözünde kabul edilebilir hâle getirmekti. Çekirgeyi serçeye benzetmesi, onun uçtuğunu ve bitkilerle beslendiğini anlatması, dini açıdan yenmesinin caiz olduğunu vurgulaması tesadüf değildi. Askerlerin psikolojik direncini kırmaya çalışıyordu.

Burada “erkekler çözüm odaklıdır” gibi basit bir genelleme yapmak yerine, dönemin askerî erkeklik anlayışına bakmak daha anlamlıdır. Komutandan beklenen şey korkusunu göstermemesi, kaynak kıtlığı karşısında çözüm üretmesi ve askerlerin moralini yüksek tutmasıydı. Fahrettin Paşa'nın çekirgeyi “yenilebilir ve faydalı” bir gıda olarak yeniden çerçevelemesi, bu liderlik beklentisinin bir parçası olarak görülebilir.

Toplumsal cinsiyet açısından bu hikâyeyi neden yeniden düşünmeliyiz?

Savaş tarihleri çoğu zaman erkeklerin isimleri üzerinden anlatılır: komutanlar, askerler, siyasetçiler, isyancı liderler, diplomatlar…

Fakat savaşın toplumsal yükü bundan çok daha geniştir.

Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar ve asker olmayan erkekler de kuşatmanın sonuçlarını yaşarlar. Üstelik geleneksel tarih anlatılarında kadınların deneyimleri çoğu zaman askerî tarihin “arka planında” kalır.

Burada kadınların yaşadığı deneyimleri romantikleştirmemek gerekiyor. “Kadınlar savaşta daha fazla acı çekti” gibi her duruma uygulanabilecek bir genelleme yapmak da doğru olmaz. Ancak bakım emeği, çocukların beslenmesi, hastaların bakımı, ev içindeki kıtlığın yönetilmesi ve yiyeceğin aile üyeleri arasında paylaştırılması gibi işler tarih boyunca büyük ölçüde kadınların omuzlarına yüklenmiştir.

Kıtlık yalnızca “yiyecek yok” anlamına gelmez. Aynı zamanda kimin önce yiyeceği, kimin daha az yiyeceği ve kimin bakım vereceği sorusunu ortaya çıkarır.

Bir anne çocuğunun açlığını kendi açlığından önce düşünmek zorunda kalabilir. Bir kadın evdeki sınırlı yiyeceği çocuklara ve eşine ayırırken kendisi daha az tüketebilir. Bu tür davranışlar “kadın doğası” olarak değil, toplumsal roller ve beklentiler üzerinden değerlendirilmelidir.

Aynı şekilde erkek askerlerden de “dayanıklı olma”, “acıya katlanma” ve “açlığa rağmen görevini sürdürme” beklentisi vardı. Bu nedenle toplumsal cinsiyet savaş koşullarında hem kadınları hem erkekleri farklı biçimlerde sınırlar.

Kadınların deneyimlerine empatiyle yaklaşmak önemli; fakat erkeklerin deneyimlerini yalnızca “güçlü oldukları için dayanırlar” şeklinde okumak da eksik kalır. Erkek askerler de korku, açlık, hastalık ve çaresizlik yaşayan insanlardı.

“Çöl Kaplanı” anlatısı ve erkeklik ideali

Fahrettin Paşa'nın zaman içinde “Çöl Kaplanı” şeklinde anılması, yalnızca askerî başarıyı değil, belirli bir erkeklik idealini de temsil eder: güçlü, kararlı, korkusuz, teslim olmayan ve sonuna kadar mücadele eden erkek.

Bu tür kahramanlık anlatıları toplumsal açıdan işlevseldir. Savaş sırasında askerlerin moralini yükseltir, toplumda ortak bir kimlik oluşturur ve geçmişe anlam kazandırır.

Ancak bunun bir bedeli de olabilir.

Kahramanlık kültürü bazen insanın sınırlarını görünmez hâle getirir. Açlığa dayanmak “kahramanlık”, yardım istemek “zayıflık” gibi algılanabilir. Oysa savaş koşullarında yardım istemek veya teslim olmayı değerlendirmek her zaman korkaklık değildir; kimi zaman insanların hayatını korumaya yönelik rasyonel bir tercihtir.

Fahrettin Paşa'nın Medine'yi uzun süre savunması tarihsel olarak belgelenmiş bir olgudur. TDV İslâm Ansiklopedisi, onun son derece kısıtlı imkânlarla Medine'yi iki yıl yedi ay savunduğunu aktarır. Martin Strohmeier'in akademik çalışması da Medine kuşatmasını Birinci Dünya Savaşı'nın Ortadoğu cephesindeki önemli olaylarından biri olarak ele alır ve Osmanlı garnizonunun subay anlatıları, İngiliz belgeleri ve Fahrettin Paşa'nın evrakı gibi farklı kaynaklara dayanır.

Dolayısıyla Paşa'nın direnişini küçümsemek kadar onu mitolojik bir figüre dönüştürüp tarihsel bağlamdan koparmak da sağlıklı değildir.

Irk, etnisite ve “biz-onlar” ayrımı

Medine Müdafaası'nın bir diğer hassas boyutu Türkler, Araplar ve diğer topluluklar arasındaki ilişkidir.

Bu konuda özellikle dikkatli olmak gerekir. Birinci Dünya Savaşı'nın Hicaz cephesini “Türkler Araplara karşı savaştı” gibi basit bir etnik çatışma şemasına indirgemek tarihsel gerçekliği yansıtmıyor.
 
Üst